Prof. Dr. Nuri Karacan – Biz İktisatlılar: İçimizden Biri

İFMC’nin her ay Camiamızın değerli bir ismine ayırdığı bu köşesinin bu ayki konuğu Prof. Dr. Nuri Karacan.

Biz öğrencilerinin hafızalarında özel bir yere sahip sevgili hocamızı saygı ve özlemle anıyor, yazıları ve fotoğrafları ile katkı veren değerli hocalarımız Prof. Dr. Faruk Sönmezoğlu, Prof. Dr. Nihat Falay, Prof. Dr. Burhan Şenatalar ve Dr. Cengiz Arın’a çok teşekkür ediyoruz.

İ.Ü. İktisat Fakültesi Mezunları Cemiyeti

Nuri Karacan Hoca-Abimi Anarken…

1961-1962 ders yılının ekim ayında iktisat fakültesi 1.sınıfının bulunduğu 1 no.lu amfide iktisada giriş derslerine Sencer Divitçioğlu ve İdris Kūçūkömer hocalar gelmişti. Bu derslere ilaveten, bu hocaların anlattığı konulara daha açıklık getirmek üzere “pratik ders” adı altında Nuri Karacan hoca gelmişti.

İşte bu bağlamda, örneğin “milli gelir”in oluşumunu ve farklı sosyal sınıflar arasındaki dağılımını “gelir havucu” olarak anlaşılır bir şekilde anlatmıştı.

Bu ilk tanışmamızdan bugüne kadar geçen 61 yıl sonra Nuri hoca-abimi anlatmak benim için zevk ve hüzün demektir. Akademik ve insanî ilişkilerde kendisiyle yerine göre ciddî, ironik ve hüzünlü günler yaşamışımdır.

Kendisi, akademik ciddiyeti yanında, esprili ve mütevazı idi. Onun öğrencisi, arkadaşı ve akademik yaşamının son dönemlerinde yanında bulunma onuruna sahip biri olarak, maruz kaldığı olumsuz ve ezici uygulamalara da şahidim.

Kendisinden akademik ve insanî yapı bağlamında çok şey öğrendim, onunla futbol maçı yaptım, protesto yürüyüşlerine katıldım ve 1402 sayılı kanunla üniversiteden uzaklaştırılması sonucu üzüntülü günlerine şahit oldum. Bu uygulama acımasızlık ve siyasal bir kötülük idi. Çünkü tüm yaşamı evi ile üniversite ve fakülte kütüphanesi arasında geçmişti.

Daha sonraları açılan karşı davalar sonucu üniversiteye dönmüştü.

Bu ara dönemde, yanılmıyorsam, Milliyet Gazetesi’nin iktisat sayfasıyla ilgili bölümde çalışmıştı. İşte o sayfada görevli bulunan ve daha önce de öğrencisi olan birinin ona ters tavırlar takınması sonrasında Nuri hoca o görevden ayrılma kararı vermişti. Bu öğrencinin kim olduğunu bilmiyorum, ama bu notumu umarım söz konusu öğrenci kişi okuyacak, utanacak ve belki de hocasının yokluğunda ondan özür dileme olgunluğunu gösterecektir, kim bilir?

Nedense bu şanssızlık hep Nuri hoca-abimin çevresinde kendini göstermiştir. Öyle ki, onun yaşama veda etmesi sonucu cenazesine, bazen makalelerinin çıktığı Cumhuriyet Gazetesi’nin pek ilgi göstermemesi, unutulmayacak ve vurgulanması gereken tarihsel bir kayıttır.

Nuri hoca-abim size kötü davranan kurum ve kişileri af eder misin !!??…

Prof. Dr. Nihat Falay

Bizim kuşağımız için Nuri Karacan hem bir hoca, hem de bir ağabey idi. Gerek kendi aramızdaki anılma biçimi, gerek kendisine hitap biçimimiz “Nuri Abi” idi. Kişiliği ve davranış biçimi de gerçekten bir ağabey gibi idi. Kendisini ilk görüşümüz bir Dr. Asistan olarak, Doç.Dr. Gülten Kazgan’ın yerine birkaç derse girmesiyle olmuştu. Sakin ve ağır ağır ders anlatan tarzıyla dikkat çekmişti. O günler dışında hocamız olmadı, fakat fakültenin öğrenciye yakın, özellikle 1960’ların özgürlükçü havasını benimseyen hocalarından biri olduğu kolaylıkla görülüyordu.

Benim ve sınıf arkadaşlarımızın 1968’de mezun oluşumuzdan ve asistanlığa başlamamızdan sonra ilişkimiz doğal olarak gelişti, odasına daha çok gitme, sohbet etme, bilgisinden yararlanma olanağı doğmuştu. Her zaman sakin, disiplinli, kararlı, ilkeli, güvenilir bir duruşu olması hepimizde özel bir saygı uyandırırdı.

Bende en önemli iz bırakan tarafı çok berrak bir düşünme ve muhakeme tarzına sahip olmasıydı. Hitabet açısından çok iddialı olmasa da, düşünme ve düşüncelerini ifade etme biçimi çok açık, tutarlı ve ikna edici idi. Onun 16.4.1994’te Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir yazısını kesip saklamışım: “Din ve ekonomik gelişme” başlıklı yazı çok nesnel bir analiz sunuyor ve dinin gelişime kapalı biçimde yorumlanmasının toplumsal gelişmeyi nasıl engellediğini çok güzel açıklıyor. O yazıda yer alan kısa bir bölüm de sanki bugün için yazılmış: “ Tek kişiye dayanan devlet yönetimleri geleceği görmeyi zorlaştırmakta, riski artırmakta ve ekonomik gelişmeyi olumsuz yönde etkilemektedir”.

Prof. Dr. Nuri Karacan’ın önemli bir toplumsal katkısı da 1970’li yıllarda Tüm Öğretim Üyeleri Derneği’nin başkanlığını yüklenmesi olmuştur. Son derece titiz, disiplinli, çok da mütevazı bir başkanlık anlayışı taşıyordu. Neredeyse işlerin tümünü kendisi üstlenir, bizlerin içinde olduğumuz asistan derneği TÜMAS ile her zaman eşit ilişkiler kurardı. Yine kestiğim bir gazete ilanından anlaşılan, 18 Aralık 1976’da Demokratik Üniversite başlıklı panelde Nuri Karacan ve Gençay Gürsoy TüMÖD adına, ben TüMAS adına, Bülent Uluer de İYÖD adına konuşmuşuz.

Prof. Dr. Nuri Karacan gerek bir bilim insanı ve öğretmen olarak, gerek toplumsal sorunlara çözüm arayan bir aydın olarak bizleri her zaman olumlu etkilemiş ve unutulmaz izler bırakmıştır. O’nu her zaman saygıyla anacağız.

Prof. Dr. Burhan Şenatalar

Değerli Dostlar,

Prof. Dr. Nuri Karacan Hoca’yı 1969-1970 öğretim döneminde, öğrencisi olduğum İktisat Fakültesi’nin 1. sınıfında o zamanki adlandırılışı ile “Yeni Bina”daki (ki şimdi onun da yenisi yapıldı) “İktisat’a Giriş” dersi çerçevesinde tanıdım. O yılların oldukça hareketli günlerinde, eğitimin zaman zaman kesintilerle sürdüğü bu dönemde Nuri Hoca’nın dersi en düzenli olanlardandı. Zaten kendisi de (yine Fakülte’nin değerli Hocalarından Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’in alışkınlıklarına da benzer bir biçimde) derse tam zamanında gelir ve dersin süresi bittiğinde dersi sona erdirmeye özen gösterirdi. Daha sonraları bu mesleğin içinden yapılan gözlemler çerçevesinde bu davranışın esas olarak “öğrenciye saygı” anlayışının bir parçası olduğunu daha iyi anlamışımdır.

Sadece 1. sınıfta öğrencisi olduğum Nuri Hoca’nın (muhtemelen değerlendirmedeki titizliği nedeniyle) yazılı sınav kâğıtlarının tamamını kendisinin okuduğu bilinirdi. Yine yaşı uygun olanlar bilirler, o dönemlerde dersler iki sömestrlikti ve Nuri Hoca da yıl içerisinde “vize” yapanlardandı. Ben, o yılların çalkantılı ortamında genellikle çok yüksek notlar almamakla beraber çoğu zaman “Haziran Sınavları” çerçevesinde sınıfı geçer “Eylül”e pek bir şey bırakmazdım. Aslında Nuri Hoca’nın dersi ile ilgili olarak da benzer bir durum söz konusu olmuştu. Fakat yıl içinde yapılan bir vize sınavında beklediğimin altında bir not aldığımda (sanırım 40 almıştım) odasına giderek hatalarımı görmek istediğimde bana yaklaşık 20-25 dakika zaman ayırarak hatalarımı detaylı bir şekilde kendisinin o “yavaş ve dikkatli” üslubu ile anlatmıştı. Fakat sonuçta “…aslında puanlarını topladığımda notun 46 çıkmıştı, ama kâğıdına birkaç defa baktım ve onu 50 yapacak 4 puan bulamadığım için 50 yapamadım, küsuratlı olmasın diye de 40 verdim” demişti. Öğrenci gözlüğünden yaptığım değerlendirme ile biraz canımın sıkıldığını hatırlıyorum. Yıllar sonra ben de bir meslektaşı olduğumda topluluk içerisindeki bir sohbette beni kastedip gülerek “…öğrenciyken kendisine kırık not verdiğimde asık bir suratla dönüp gitmişti” diyerek bu olayı anlatmış ve birlikte gülüşmüştük. Bu olay öğrenci gözlüğünden doğal olarak “değerlendirmede aşırı titizlik” olarak görülse de Hoca’nın öğrencilerini değerlendirmekteki hassasiyetini göstermesi bakımından önemliydi.

Sonraki yıllarda kendisiyle temaslarımız dostluk şeklinde sürmüştür. Hoca Fakülte’yi “evi” gibi gören, yalnız yaşamasının da etkisiyle çalışma zamanının hemen hemen tümünü okulda, odasında geçiren bir akademisyendi. 1970’li yılların ikinci yarısının çalkantılı günlerinde öğretim üyeleri derneğinin başkanlığını yapmıştı Nuri Hoca. O yıllarda ben de asistan derneğinin üyelerindendim. Zaman zaman memlekete ve üniversiteye ilişkin sorunlara, bazı öğretim üyelerinin başlarına gelen olaylara ilişkin değerlendirmeler yapılırdı. Yine bugün konusunu tam hatırlayamadığım bir soruna ilişkin bir yazı hazırlarken benden metni bizim bölümde yazdırmamı rica etmişti. Çünkü bizim “Siyaset Bilimi Kürsüsü”ndeki Enstitü’de o zamanların önemli aleti olan “elektrikli daktilo” vardı. Ben de bana verdiği metni bizim görevli sekreterimize yazdırdım. Fakat Hoca’nın titizliği burada da kendisini gösterdiğinden, her defasında sekreterin bir imla ya da harf hatasını gördüğünden yeniden yazdırılan metin için Merkez Bina ile Yeni Bina arasında 3-4 defa gidip geldiğimi hatırlıyorum. Son defasında enstitü sekreteri arkadaşımız “yemeğe gitmek” bahanesiyle kaçtığında yazıyı ben tamamlamıştım.

Bu derece titiz, mesleğine bağlı Nuri Hoca’nın 12 Eylül 1980 sonrasında Sıkıyönetim kararıyla görevden alınması ile çok sarsıldığını bildiğimiz bir süreç yaşadı. Fizyolojik ve moral sağlığının bu durumdan çok olumsuz etkilendiği anlaşılıyordu. Sonraki yıllarda kısa bir süre görevine dönmesi de kendisinin fizyolojik ve moral sağlığının tam anlamıyla düzelmesini sağlayamadı. Nuri Hoca emekli olduktan sonra “eski iktisatlılar” olarak zaman zaman gerçekleştirdiğimiz “akşam yemeği buluşmaları”nın bazılarına katılıyordu sessizce, pek fazla konuşmadan. Bir süre sonra artık hiç katılamayacağını öğrendik. Hatırasını saygıyla anıyorum.

Prof. Dr. Faruk Sönmezoğlu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.